Beşar Esad’ın ziyaretini geçen haftanın konusu deyip, geçmeyelim. Çünkü, birincisi, uluslararası ilişkiler, hele de bu dönemde, uzun uzadıya konuşulmadan gündemden silinecek konular değil, ikincisi bu ziyaret basında neredeyse geçiştirildi.
Bu ziyaret tüm gündemi belirlesin, sabah akşam herkes bundan bahsetsin demiyorum, ama insaf, bu ziyarete birinci sayfanın en dibinde pul büyüklüğünde yer veren gazete var, Amerikalılar, Türkiye-Suriye yakınlaşmasından müteessir olur diye paniğe kapılıp, ‘Hatay sevdasından vazgeçtiler’ manşeti altında olumlu haberi olumsuzu hatırlatarak veren gazete var ve nihayet işin magazin boyutunu öne çıkarıp geçiştiren var.
İlkinden başlayalım; geçen haftaki yazımda da söz ettim, Suriye-Türkiye ilişkilerinin gelişmesinden hoşlanmayan veya önemsemeyen olabilir, ama Suriye’nin özel önemi bir yana Türkiye’nin çevresindeki tüm ülkelerle ilişkilerinin iyileşmesi, ancak ve ancak son derece olumlu bir gelişmedir. Bu, Suriye için de, Yunanistan için de, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan için de böyle. Ama başka hesapları bir yana bırakalım, her şeyden önce, bizim ne dünyadan, ne çevremizden haberimiz yok, olsun da istemiyoruz. Bakın, bir ay önce Gürcistan’da önemli gelişmeler oldu, haberini bile doğru dürüst almadık. AB ile yatıp kalkıyoruz, AB ülkelerinde neler oluyor yine haberimiz yok. Bu tam, içe kapalı bir Üçüncü Dünya ülkesi tavrı.
5 Ocak’ta TESEV’in düzenlediği toplantıda, Başbakanlık Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu, hükümetin dış politika yaklaşımını anlattı. Davutoğlu, benim üniversiteden sınıf arkadaşım, onun dış politika konusunda yetkinlik ve olgunluğundan kuşkum yoktu, bu toplantıda söyledikleri, yüreğime bir kez daha su serpti. Dış politikada, benim son derece rahatsız olduğum bu Üçüncü Dünya tavrından uzaklaşma gayreti içinde olduklarını, ABD, AB ile olduğu kadar, içinde bulunduğumuz bölge ve hatta tüm dünya ölçeğinde düşünmemiz gerektiğini, Türkiye’nin konumu ve önemini göz önünde bulunduran bir dış politika yaklaşımı benimsediklerini anlattı. Mevcut hükümet bu yaklaşımı ne ölçüde ve ne başarıyla hayata geçirecek, onu zaman gösterir, ama bu yaklaşımın kendisi bile çok önemli.
Durum böyleyken, bazıları hâlâ, son sürat, ‘Dünyanın yeni patronuna karşı çıkanın başını ezerler, biz en iyisi onun himmetine sığınalım, konu komşu ile iyi geçinip ne olacak, iki çıplak bir hamama yakışır, zengin kapısında yanaşma olmanın yollarını kollayalım’ anlayışının propagandasında ısrar ediyor. Kimisi daha dolaylı yol izleyip, Suriye ile ilişkilerin iyileşmesini, neredeyse sadece Türkiye’nin İsrail konusundaki arabuluculuğu
açısından değerlendiriyor. Bazı durumlarda ise, Üçüncü Dünya bakışı ve yanaşma zihniyeti, Türk milliyetçiliği ve ‘büyük düşünmek’ kisveleri altında karşımıza çıkıyor.
Bakın size tipik iki örnek vereyim: Hasan Celal Güzel, ‘Suriye’ye dikkat!’ diye başlık atıp, altında bu ülke ile aramızda ne kadar tarihi sorun varsa sayıp döküyor, yetmiyor, Suriye’de yaşayan Türk nüfusun baskı altında yaşadığını hatırlatıyor. Sonunda ağzındaki baklayı çıkarıyor: “Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri olumlu yönde gelişirken Türkiye-ABD münasebetlerine itina edilmeli” uyarısında bulunup, İran ve Suriye ile ilişkileri ABD ile ilişkilere karşı bir cepheleşme olarak resmediyor (Dünden Bugüne Tercüman, 7 Ocak 2004). Aynı gazetede, ertesi gün, Cengiz Çandar ise, bunu bir ‘dış politika yanılgısı olarak’ tanımlayıp, ‘zayıf’ ülke Suriye yerine,
‘gelecek projesi olan Irak’ ile ilişkileri güçlendirmek gerektiğini söylüyor. ‘Irak’tan kastedilenin ne olduğu malum.