Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009
2005 yılı ve sonrası hem Türkiye, hem de IMF için kritik bir dönemin başlangıcı olacak. Türkiye, en azından, IMF’nin yeni parasal desteği olmadığı bir döneme girecek. Bu dönemde, dünyanın gözü üstümüzde olacak ve geçmiş 30 yılda olduğu gibi tekrar su koyup koymayacağımızı izleyecek. IMF de, kaynaklarının nerede ise yüzde 25′ini Türkiye’ye kullandırmış bir kurum olarak bizim performansımızın başarılı olması için yatıp kalkıp dua edecek. Hem parasını geri alabilmek için, hem de uluslar arası toplumda giderek solan itibarını kurtarabilmek için. Dolayısı ile 2005 ve sonrası hem Türkiye hem de IMF için soru ve sıkıntılar ile dolu. Avrupa Bölüm Başkanı Michael Deppler başkanlığındaki IMF heyetinin geçen hafta Türkiye’ye yaptığı ziyaret ve toplantılar bu sıkıntılara çözüm bulma arayışına yönelik idi. Öyle anlaşıyor ki bu sorunlar ve sıkıntılar her iki tarafı 2005 ve sonrasında bir anlaşmaya mecbur kılıyor.
Bizim anlayışımıza göre, Türkiye ve IMF 2004 sonlanmadan iki veya üç yıllık bir anlaşma yapacaklardır. Yapacaklardır da anlaşmanın içeriğinde her iki tarafın sıkıntısına neden olan konularda neler olabilir? Sıkıntı konularından bir tanesi Türkiye’nin genel borç çevirme sorunu ve, bu çerçevede, başlayacak olan IMF geri ödemeleri. Bu anlaşmanın yeni parasal katkılar içermesi oldukça zor görülmektedir. Bunda, IMF’nin zaten kaynaklarının yüzde 25′ini Türkiye’ye bağlamış olmasının getirdiği riskin yanı sıra aşılması zor teknik kurallar da olmasının rolü var. Hatta, 2005 ve 2006 yılındaki yoğun geri ödemeler konusunda erteleme olasılıkları da bu kurallar nedeni ile zor gözükmektedir. Bu yıl yapılan ertelemeden dolayı, IMF yetkilileri çok kıvrak bir çözüm bulmazlar ise, 2005 senesinde bir erteleme mümkün gözükmemektedir. Ancak, 2006 senesindeki ağır yoğunluğun bir kısmının 2007′ye kaydırılması mümkün olabilir gözükmektedir. IMF’den yeni parasal girişlerin olmaması, şüphesiz, Türkiye’yi uluslar arası para ve sermaye piyasalarından kaynak arayışlarına yönlendirecektir. Bu piyasalarda borç ve sermaye arayışları açısından bir IMF anlaşması destek teşkil edecektir. Ancak, bu alandaki başarı aşağıda değineceğimiz husus ile de ilgilidir.
IMF, geçen hafta yaptığı toplantılarda, mevcut anlaşmanın artı ve eksilerinin ne olduğu konusunu irdeleyerek 2005′ten itibaren devreye girecek muhtemel bir anlaşmanın neleri vurgulaması ve ağırlık merkezlerinin ne olması gereğine de açıklık kazandırmaya çalışmıştır. Bu toplantılar sonunda IMF yetkilileri, Türk özel kesiminin ilk kez ‘tereddüt ve karamsarlık’ gösterdiğini ifade ettiler. Doğrudur; çünkü, özetle, uygulanmakta olan program bütçe disiplini ve faiz dışı fazla gibi hususlarda ve genel olarak ‘talep yönetiminde’ başarılı olmuştur, ama eşitliğin öbür tarafı olan ‘arz yönetimi’ konusunda ciddi bir başarı sağlanamamıştır. Büyümede elde edilen performans, ciddi bir yapısal dönüşümden çok krize reaksiyon olarak gelen tabii bir verimlilik artışından gelmiştir. Belki bu sonucu da normal karşılamak gerekir. Çünkü, IMF programları, büyük ölçüde tek taraflıdır ve bütçe disiplini kanalıyla toplam talebi yönetmeye, daha doğrusu kısmaya, yöneliktir.
Bu yukarıda değindiğimiz husus, aslında, 2005′te devreye girmesi olası iki veya üç yıllık bir anlaşmanın vurgu ve odak noktasının ne olduğuna işaret etmektedir. Zaman, artık, eşitliğin ‘arz’ tarafına ağırlık vermenin zamanıdır. IMF de, Türkiye’de ‘bütçe disiplini’, ‘faiz dışı fazla’, ‘kur ve faiz’ konuştuğu (ve öğrendiği) kadar artık ‘arz tarafı konularını’ da konuşmalı ve öğrenmelidir. Ancak, bu olursa, Türkiye, önce IMF desteğinde, sonra kendi başına uluslararası borç ve sermaye piyasalarından kaynak temin edebilir. IMF heyeti başkanı Deppler’in ‘hükümetle arz yanını güçlendirici konuları da görüştüklerini’ ve ‘Türkiye’nin orta vadeli bir yol haritası belirleyip kararlı politikalar uyguladığı takdirde fonun finansmanına ihtiyacı olmadığını’ söylemesi de IMF’nin bu gereği kabul ettiğinin bir göstergesidir. Demek ki, arayışlar doğru yolda.
