Posof Öğretmenevi Rss

2005 sonrası

0

Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009

2005 yılı ve sonrası hem Türkiye, hem de IMF için kritik bir dönemin başlangıcı olacak. Türkiye, en azından, IMF’nin yeni parasal desteği olmadığı bir döneme girecek. Bu dönemde, dünyanın gözü üstümüzde olacak ve geçmiş 30 yılda olduğu gibi tekrar su koyup koymayacağımızı izleyecek. IMF de, kaynaklarının nerede ise yüzde 25′ini Türkiye’ye kullandırmış bir kurum olarak bizim performansımızın başarılı olması için yatıp kalkıp dua edecek. Hem parasını geri alabilmek için, hem de uluslar arası toplumda giderek solan itibarını kurtarabilmek için. Dolayısı ile 2005 ve sonrası hem Türkiye hem de IMF için soru ve sıkıntılar ile dolu. Avrupa Bölüm Başkanı Michael Deppler başkanlığındaki IMF heyetinin geçen hafta Türkiye’ye yaptığı ziyaret ve toplantılar bu sıkıntılara çözüm bulma arayışına yönelik idi. Öyle anlaşıyor ki bu sorunlar ve sıkıntılar her iki tarafı 2005 ve sonrasında bir anlaşmaya mecbur kılıyor.

Bizim anlayışımıza göre, Türkiye ve IMF 2004 sonlanmadan iki veya üç yıllık bir anlaşma yapacaklardır. Yapacaklardır da anlaşmanın içeriğinde her iki tarafın sıkıntısına neden olan konularda neler olabilir? Sıkıntı konularından bir tanesi Türkiye’nin genel borç çevirme sorunu ve, bu çerçevede, başlayacak olan IMF geri ödemeleri. Bu anlaşmanın yeni parasal katkılar içermesi oldukça zor görülmektedir. Bunda, IMF’nin zaten kaynaklarının yüzde 25′ini Türkiye’ye bağlamış olmasının getirdiği riskin yanı sıra aşılması zor teknik kurallar da olmasının rolü var. Hatta, 2005 ve 2006 yılındaki yoğun geri ödemeler konusunda erteleme olasılıkları da bu kurallar nedeni ile zor gözükmektedir. Bu yıl yapılan ertelemeden dolayı, IMF yetkilileri çok kıvrak bir çözüm bulmazlar ise, 2005 senesinde bir erteleme mümkün gözükmemektedir. Ancak, 2006 senesindeki ağır yoğunluğun bir kısmının 2007′ye kaydırılması mümkün olabilir gözükmektedir. IMF’den yeni parasal girişlerin olmaması, şüphesiz, Türkiye’yi uluslar arası para ve sermaye piyasalarından kaynak arayışlarına yönlendirecektir. Bu piyasalarda borç ve sermaye arayışları açısından bir IMF anlaşması destek teşkil edecektir. Ancak, bu alandaki başarı aşağıda değineceğimiz husus ile de ilgilidir.

IMF, geçen hafta yaptığı toplantılarda, mevcut anlaşmanın artı ve eksilerinin ne olduğu konusunu irdeleyerek 2005′ten itibaren devreye girecek muhtemel bir anlaşmanın neleri vurgulaması ve ağırlık merkezlerinin ne olması gereğine de açıklık kazandırmaya çalışmıştır. Bu toplantılar sonunda IMF yetkilileri, Türk özel kesiminin ilk kez ‘tereddüt ve karamsarlık’ gösterdiğini ifade ettiler. Doğrudur; çünkü, özetle, uygulanmakta olan program bütçe disiplini ve faiz dışı fazla gibi hususlarda ve genel olarak ‘talep yönetiminde’ başarılı olmuştur, ama eşitliğin öbür tarafı olan ‘arz yönetimi’ konusunda ciddi bir başarı sağlanamamıştır. Büyümede elde edilen performans, ciddi bir yapısal dönüşümden çok krize reaksiyon olarak gelen tabii bir verimlilik artışından gelmiştir. Belki bu sonucu da normal karşılamak gerekir. Çünkü, IMF programları, büyük ölçüde tek taraflıdır ve bütçe disiplini kanalıyla toplam talebi yönetmeye, daha doğrusu kısmaya, yöneliktir.

Bu yukarıda değindiğimiz husus, aslında, 2005′te devreye girmesi olası iki veya üç yıllık bir anlaşmanın vurgu ve odak noktasının ne olduğuna işaret etmektedir. Zaman, artık, eşitliğin ‘arz’ tarafına ağırlık vermenin zamanıdır. IMF de, Türkiye’de ‘bütçe disiplini’, ‘faiz dışı fazla’, ‘kur ve faiz’ konuştuğu (ve öğrendiği) kadar artık ‘arz tarafı konularını’ da konuşmalı ve öğrenmelidir. Ancak, bu olursa, Türkiye, önce IMF desteğinde, sonra kendi başına uluslararası borç ve sermaye piyasalarından kaynak temin edebilir. IMF heyeti başkanı Deppler’in ‘hükümetle arz yanını güçlendirici konuları da görüştüklerini’ ve ‘Türkiye’nin orta vadeli bir yol haritası belirleyip kararlı politikalar uyguladığı takdirde fonun finansmanına ihtiyacı olmadığını’ söylemesi de IMF’nin bu gereği kabul ettiğinin bir göstergesidir. Demek ki, arayışlar doğru yolda.

Kayıp kraliçe

0

Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009

İngiliz yönetmen Alexander Mckendrick, son projesini tamama erdiremedi. Bir Hollywood stüdyosu, filmden vazgeçti, Mackendrick de film yapmayı bıraktı. Ama, çizgi filmden gelme yönetmenin filme hazırlık için yaptığı tasarımlar duruyor. Eşi Hilary, ‘Mary Queen of Scots’ın çizimlerini, bu yakınlarda çıkan bir kitaba dahil etti: ‘On Film-Making: An Introduction to the Craft of the Director’. Mackendrick bu kitapta, yönetmenin film yapma hünerine ait bilgiler veriyor. Kitabın basılması şerefine onun iki filmi, basın dünyasının geleceğine ilişkin bir kehanet sayılabilecek olan unutulmaz ‘Sweet Smell of Success’ (Glasgow’da) ile, Ealing komedilerinin en karanlığı, kafadan ‘beş yıldız’lı ‘The Ladykillers’ Londra’da gösteriliyor. Doğrusu, Ankara Film Festivali’nin eski (Sevna’lı) günlerinde ikinci kez izlediğimiz ‘The Ladykillers’ı bir daha görmek için, özellikle Londra’da olmak isterdik. Malum, ‘Ladykillers’ın tekrar yapımı geçen hafta Coen biraderlerin imzasıyla gösterime girdi.

Aslında, mukayese yapmam abes kaçar, çünkü Coen’lerin filmini henüz görmedim. Bir başka devrin, farklı incelikleri olan mizah anlayışının üzerine kurulu (her ne kadar, hemen onlara mal edilecek kimi unsurlar eklemiş olsalar da) bir Coen filmi konusunda çok da umutlu değilim. Alexander Mackendrick, ‘nev’i şahsına münhasır’ bir yönetmendi, Coen’ler de öyledir. Tom Hanks iyi oyuncudur ama, Alec Guinness’le üslupları tutmaz. Çetesiyle soygun yapmak için her şeyden habersiz yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak girmiş müzik profesörünün adının Marcus olmasını da tercih ederim. Yani, adında bir komiklik olması gerekmiyor. Coen’ler ise, hep yaptıkları gibi ona komik bir isim bulmuşlar: Goldthwait Higginson Dorr. Hanks’in de ona tanınan özgürlüğe dört elle sarılıp abartı semalarına açıldığı söyleniyor. Ve fakat, çok da iyiymiş.

Ama ne yapalım? Tekrar yapımlar da, tıpkı uyarlamalar gibi, onların yapan kişinin yaratıcılığının ürünüdür sonuçta. Orijinaline benzemiyor diye eleştirmek şart değil.

Neyse, bütün bunlar bir yana, beni asıl düşündüren, Ethan ve Joel’in adlarının ilk defa bir film künyesinde bir arada yönetmen olarak geçmesi. Nedeni de, aslında ‘Ladykillers’ın senaristi olmaları. Senaryoyu, sabık görüntü yönetmenleri Barry Sonnenfeld için yazmışlar, o filmi yapmaktan vazgeçince de kendileri üstlenmişler. Yani, ilk defa olarak, karakterleri kendi oyuncuları için, onların üstüne biçerek yaratmamışlar.

Gelelim, başlığımıza yerleşen İskoçya Kraliçesi Mary’ye. Alexander Mackendrick’in niyeti, onun hayatı üzerine bir film yapmak, bir dizi özel ve kişisel ilişki ile bir karakter çalışması sunmakmış. Mary, üç yaşında İskoçya’dan Farnsa’ya sürgün edilmiş, 18 yaşında, Fransızca konuşan bir dul olarak ve İskoçya Kraliçesi olmak üzere dönmüştü. Edinburgh halkı onu coşkuyla karşıladı. Yedi yıl sonra da aynı sokaklardan tutuklanmış olarak geçerken, aynı halk aynı coşkuyla onun idamını istedi. Mackendrick’i çeken bu hikâye, bu karaktermiş besbelli. Yapımcılığı Universal üstlenmiş, çekim Pinewood Stüdyoları’nda gerçekleştirilecekmiş. Mackendrick çalışmaya başladıktan sonra da, Universal, Avrupa’daki bütün faaliyeti kesmiş. Gerçi yönetmenimizin başka projeleri varmış ama, filmlerden bıkmasa da, işin idari-mali yanlarından bezmiş. California Institute of the Arts’da (CalArts) hocalık teklif edilince, kabul etmiş.

Yeni kitaptaki malzemenin kurtarılmış olması da ayrı bir mucize. Meckendrick’in küçük oğlu John’la öğrencisi Jack, sanki içlerine doğmuş gibi onun çok sayıda çizimini, ilüstrasyonunu, storyboard’larını, yazılarını bürosundan çıkarmış, böylece de 1974 Northridge depreminde yok olmaktan kurtarmışlar. Demek gibi ilahi güçler, Mackendrick’in kamerasından Mary’nin hikâyesini dinlememizi istememiş olsalar da, onun yönetmenlik sırlarını öğrenmemizi istiyorlar.

‘Ilımlı İslam’ sözü Erdoğan’ı kızdırdı

0

Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009

‘Ilımlı İslam’ ve ‘İslam terörü’ ifadelerine tepki gösteren Erdoğan,
‘İslam aşırılığı reddeder, biz orta yolu bulmuş Müslümanlarız’ dedi
AA – CHICAGO – Başbakan Tayyip Erdoğan’ın G-8 zirvesini de kapsayan ve bir haftayı bulan ABD ziyareti dün Türkiye’ye biçilen ‘ılımlı İslam’ rolü ve ‘İslami terör’ tartışmaları eşliğinde sona erdi. Chicago’da Academy of Achievement’ın ‘Ortadoğu’ konulu paneline katılan Erdoğan, ABD Kongre üyesi Jane Harmon ile Princeton Üniversitesi’nden Ortadoğu uzmanı Prof. Bernard Lewis’in bu yöndeki ifadelerine sert tepki gösterdi.

Sunuculuğunu MSNBC televizyonunun siyasi içerikli Hardball programının ünlü yapımcısı Chris Matthew’in yaptığı, İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak’ın da katıldığı panelde konuşan Harmon, ‘ılımlı İslam’ ifadesini kullandı. Başbakan Erdoğan ise bu ifadeye karşı çıkarak şöyle konuştu:

Oyun planındaki çelişkiler

0

Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009

Gerek finansal kurumların, gerekse büyük ölçekli grupların benimsediği bir görüş var: Genel strateji veya oyun planının daha iyiye gidişin devam edeceği varsayımına göre oluşturulması. Hal öyle olunca da düşük kur ve düşük faiz üzerine kurulu büyük pozisyonlar alınıyor. Gelişmeler bu yönde olmayınca ortalık karışıyor; bu gibi ihtimallerin etkisini sınırlamak üzere beklenti yönetimine büyük önem veriliyor.

Bu şekildeki yaklaşım kendi bünyesinde barındırdığı çelişkiler nedeniyle iyiye gidişin önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Zira her şeyin iyi gideceği varsayımına göre alınan büyük pozisyonlar, hem kırılganlığın yüksek düzeyde kalmasına sebep olarak belirsizliğin azalmasını engelliyor, hem de faaliyet dışı gelir bağımlılığını artırarak çözüm yollarını tıkıyor. Risk yönetimi kavramının içi boşalırken, Batı standardında bir profesyonellik anlayışı gelişemiyor. Büyük ölçekli kurumlar, diğer orta ve küçük ölçekli yapılara verdikleri aklın tersini yaptığı sürece güven bunalımı aşılamıyor. Beklentileri yönlendirmek adına temel gerçeklerden uzaklaştıkça ilkesizlik ve keyfiyetin yaygınlaşması önlenemiyor, gittikçe büyüyen pozisyonları savunma gereği bu süreçte belirleyici oluyor. Oluşan kısırdöngü nedeniyle yolu gözlenen direkt yatırımlar bir türlü gelmiyor, yapısal reformlar konusu lafta kalmaya mahkûm oluyor.

Kamu borçlarının çevrilebilmesi ve imkânsızlık nedeniyle mali sektörde benimsenen zamana yaygın çözüm nedeniyle düşük kur ve düşük faiz gereği ön plana çıkıyor. Fakat bu tercih nedeniyle oluşacak yan tesirin boyutu hiç hesaplanmıyor. Türkiye’de üretim ve istihdam içinde bu yaklaşımdan yararlanacaklar ile rekabet gücü tükeneceği için faaliyetini durdurmak zorunda kalacaklar arasındaki denge hiç dikkate alınmıyor. Sermaye yoğun üretim yapısına sahip olup, ithal girdi oranını yükseltirken, yerli girdilerin toplam maliyet içindeki payını tek haneli rakamlara indirebilenler iyiye gidişin devamı varsayımına uyum sağlayabilirler, fakat bunların yarattığı katma değerin gayri safi milli hasıla içindeki payı nedir? Ülkemizde yaratılan katma değer içinde görece çok büyük paya sahip olan orta ve küçük boy işletmelerin rekabet gücü azaldıkça nelerin yaşanacağı ise bellidir. İşsizlik ve kayıt dışılık artarken konsolide bütçe açıkları büyüyecek, azalan tasarruf eğilimi ve artan cari açık nedeniyle dış borca bağımlılık güçlenmeye devam edecektir.

Dış piyasalarda petrol fiyatı çok daha düşük düzeylerde olsa, küresel düzeyde faizler bugünkü seviyelerinde kalacak olsa bile mevcut kısırdöngü aşılamayacaktır. 2003 yılı genelinde 6.8 milyar dolar olan cari açığın bu yılın ilk yarısında 8.5 milyar dolar seviyesini bulacak olması tesadüf değildir. Yine bir yıl önce cari açığın finanse edilebildiği sürece sorun olmayacağını iddia edenlerin bugünkü tavrı anlamlıdır. Döviz kurunu geriletmek adına arz fazlası olduğu söylenerek yaratılan eğilimlere rağmen iç piyasadaki kısa vadeli döviz faizleri neden yüzde 5′in üzerine sıçramıştır?

Yerli tasarrufçunun riski daha düşük ve getirisi daha yüksek olduğu için tercih etmeye başladığı Brezilya Eurobond’ları dikkate alınırsa eğilim nasıl tersine çevrilecek veya bu durumun yıkıcı sonuçları nasıl telafi edilecektir? Bunları hiç tartışmamak ve alternatif aramamak çözüm müdür? Yarın küresel düzeyde faizler yükselmeye başladığında benzer eğilimlerin güçlenerek içeride tahribat yaratması nasıl önlenecektir?

Son iki ay içinde yaşadığımız dalgalanma, sadece bir ön uyarıdır. Mevcut eğilimler sürdürülebilir değildir. Zira iyiye gidişin devam edeceği, döviz kuru ve faizlerin gerileme eğilimini koruyacağı varsayımına göre alınan pozisyonlar büyük bir sorun haline gelmiştir. Ne Batı’ya veilecek siyasi tavizlerin ne de AB ile müzakereler veya IMF’yle yeniden anlaşmanın söz konusu sorunu çözme şansı yoktur, sadece taşıma su ile çarkın dönmesine bir süre daha katkı yapabilir.

Faaliyet dışı gelir umudu azalmıştır, fakat bu amaçla alınan risklerin büyük kayıplara uğramadan başkalarına nasıl devredileceği kısa vadedeki temel sorun olarak bizi beklemektedir. Hal böyle olunca birileri açısından beklenti yönetimi ve zaman kazanımı özel bir önem taşır hale gelmiştir.

Hasan Gemici’ye soruşturma istemi

0

Posted by Admin | Posted in Genel | Posted on 15-01-2009

RADİKAL – ANKARA – Başbakanlık Teftiş Kurulu, eski Devlet Bakanı Hasan Gemici hakkında ‘görevini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle soruşturma açılmasını istedi.

TürkiyeBüyükMillet Meclisi Genel Kurulu’nda dün Başbakanlık Teftiş Kurulu’nca hazırlanarak Başbakanlık aracılığıyla Meclis’e gönderilen soruşturma istemli tezkeresi okundu.

Bornova’da da tek aday

0

Posted by Admin | Posted in Genel | Posted on 15-01-2009

AA – İZMİR – Aziz Kocaoğlu’nun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinden sonra Bornova Belediyesi’nin yeni başkanı, belediye meclisinin 28 Haziran’da yapacağı toplantıda belirlenecek. CHP İzmir İl Başkanı Alaatin Yüksel, ‘Büyükşehir Belediye Başkanı seçiminde olduğu gibi Bornova’da da tek adayla seçime gitmek istediklerini’ belirtti. AKP Bornova İlçe Başkanı Yunus Timur da "CHP tek aday çıkarırsa biz de destek veririz" dedi.

‘Yeni ürünler pahalı olur’

0

Posted by Admin | Posted in Genel | Posted on 15-01-2009

Yüksek oktanlı benzin ve düşük kükürtlü motorinin maliyetinin yüksek olduğunu belirten Petrol Ofisi Genel Müdürü Tuncer, söz konusu bu ürünlerin fiyatının yüzde 7-8 artabileceğini söyledi
RADİKAL – İSTANBUL – Petrol Ofisi Genel Müdürü Ertuğrul Tuncer, yeni nesil akaryakıt olarak adlandırılan yüksek oktanlı benzin ve düşük kükürtlü motorinin maliyetinin yüksekliğinden dolayı yakında bu ürünlerin fiyatlarının yüzde 5-8 artabileceğini kaydetti.

Tuncer, şirket üst düzey yöneticileri ile düzenlenen toplantıda yüksek oktanlı benzin Protech 98 Plus ve kükürt oranı düşük motorin Prodizel Europlus’ın geçen hafta satışa sunulduğunu hatırlatarak yeni nesil akaryakıtların maliyetinin daha yüksek olduğunu belirtti. Tuncer, halen eski ürünlerle aynı fiyata satılan bu ürünlerin fiyatının yüzde 7-8 artabileceğine dikkat çekti.

Tuncer "98 oktanın 95 oktana göre Tüpraş’a maliyeti ton başına 20 dolar, düşük kükürtlü motorinin maliyeti ise 2.9 dolar daha yüksek. Ayrıca bu ürünlerin ÖTV’si de daha yüksek. 98 oktan benzinin fiyatı şimdikine göre yaklaşık 100 bin lira, dizelde 75 bin lira farklı olacak. Yani bu iki ürünün fiyatı yüzde 7-8 daha pahalı olacak" şeklinde konuştu.

Bazı şirketlerin ürünlerin fiyatlarını düşük tutabileceğine dikkat çeken Tuncer "Akaryakıt tavan fiyatları açıklanır. Kimi şirketler bu ürünleri halen kullanılan fiyattan da satabilirler" yorumunu yaptı.

Fransa ve İngiltere turu geçti

0

Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009

Yeni Avrupalılar

0

Posted by Admin | Posted in Türkiye'den Haberler | Posted on 15-01-2009

Avrupa Birliği, bünyesine yeni katılan ülkelerle ilk seçim deneyimini yaşadı. Zaten bir süreden beri AB bu yeni ‘arkadaş’larla birlikte bir şeyler yapmanın ‘usul ve erkânı’nı öğrenmeye başlıyor -uzlaşmazlık ve anlaşmazlıkla tıkanan Anayasa tartışmalarında olduğu gibi.

Şimdilik, bu tanışma ve karşılıklı alışma sürecinin çok parlak sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkün değil.

Avrupa’nın kendi içinde ve Avrupa Birliği’nin eski üyeleri arasında da, şu dönemde, ‘Avrupalı’ olma fikri pek ‘in’ gibi görünmüyor. Bu dönemin rüzgârları sağdan esiyor. Fransa gibi, sağın yönetimde olduğu ülkelerde,

‘yönetenden bıkma’ gibi köklü bir insan tavrına bağlanacak hoşnutsuzluk, solun öne geçtiği anlamına gelmiyor. İspanya’daki iktidar değişiminin bile bir ’sola geçiş’ iradesini yansıttığını sanmıyorum. Irak’ta oynamayı kabul ettiği rolden (ve bunun İspanya’ya biçtiği bedelden) ötürü Aznar’ın cezalandırılması, evet! Ama solun iktidara getirilmesi, solun kendisinden çok bu cezalandırmanın kaçınılmaz biçimiydi.

Avrupa’da rüzgârlar sağdan eserken, ismen solda görülen partiler de (Britanya’da ‘Labour’ gibi) ülkelerindeki sağ partilerin erişmekte güçlük çekeceği sağ politikalar uygularken, eski Doğu Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunu oluşturduğu bu yeni üyeler Avrupa’nın bütününde nasıl bir hava doğmasına katkıda bulunuyor?

Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde özellikle bu yeni üye ülkelerde katılımın bayağı yüksek düzeyde düşük olması, düşündürücü bir durumdu. Oldukça genel olan bu tavrı acaba nasıl yorumlamalı ve değerlendirmeliyiz?

Bir bütün olarak bakıldığında, ‘Avrupa fikri’ konusunda çeşitli itirazları veya şüpheleri, soruları olanlar, bildiğim kadarıyla, bu son Avrupa Parlamentosu bileşiminde en yüksek orana çıktılar. Bütün bunların arasında kafası bir hayli karışık görünen Kıbrıslı temsilciler de sanırım özel bir yer tutuyor.

Eski ’sosyalist’ Doğu Avrupa ülkelerinde gözlemlenen kayıtsız, aldırışsız tavrın son analizde Avrupa’ya ya da Avrupa Birliği’ne ‘karşı olmak’ şeklinde yorumlanması gerektiğini sanmıyorum. Örneğin Slovenya gibi bir ülkede böyle bir tavrın yaygın olacağını hiç düşünemiyorum. Katılımın epey düşük olduğu Slovakya, bir süre önce, milliyetçi varlığıyla Avrupa yolunu tıkayan Meciar’a oldukça net bir cevap vermişti.

‘Karşı olmak’ değil de, belki bunun tersine, ‘üye olmak’la hedefe ulaşıldığı duygusunun getirdiği bir ‘hafifleme’ye bağlıyorum ben bu tavrı. Yorgan gidince kavga bittiği gibi yeni yorgan gelmesi de kavgayı bitirebilir. ‘Tamam. Girdik. Oldu.’

Ama bu aşamanın çok öncesinde, Avrupa’nın doğusunda kalmış ülkelerde, Avrupa Birliği’ne katılmak adamakıllı ‘teknik’ bir soruna indirgenmişti ve işin heyecanı (90′larda doruktayken) iyiden iyiye sönmeye başlamıştı. Aslında Türkiye’de de yaygın olan ‘Bize ne kazandıracak’ sorusu, ‘Biz ne kazandırabiliriz’ sorusunu tamamen ortadan kaldırmıştı. Birliğin parçası olmanın gerektirdiği toplam ‘dönüşüm’, bu durumda en kazançlı çıkmak için yapılması gereken kurumsal revizyonlar olarak anlaşılır hale gelmişti.

Bu süreci izlediğim için şimdiki katılım düşüklüğüne pek fazla şaşırmıyorum. Ancak bütün bu gelişmelerin, Türkiye’nin katılımı konusunda bir hayli elverişsiz bir ortam yarattığını düşünüyorum. Eski üyelerin

‘yeni’ üyelerle deneyimleri, ‘daha da yeni’ üyeler olması fikrini, erişmek değil, kaçınmak gereken bir fikir haline getirebilir -daha dolaysız karşı- etkenlerin yanı sıra.

Boğazlar böyle kurtulacak

0

Posted by Admin | Posted in Güncel | Posted on 15-01-2009

Türkiye ile uluslararası petrol şirketleri Boğazlar’ı kurtaracak bir plan üzerinde çalışıyor. Buna göre Samsun-Ceyhan arasında boru hattı kurulacak, böylece Boğazlar’a ihtiyaç kalmayacak