Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla tutuksuz olarak yargılanmak üzere tahliye olan dört eski DEP üyesinin tahliye edilmesi, dikkat edilirse, konunun hukuki nedenleri ve bunun siyasi anlamı üzerinde hiç tartışılmaksızın koyu bir tartışmanın doğmasına yol açtı. Bunda PKK/Kontra-Gel örgütünün silaha başvurma kararını açıklamasının da gölgesi olabilir. Ama sanırım, konunun önemi, buna rağmen başlıbaşına bir değerlendirmeyi gerektirecek ağırlıktadır.
Öncelikle, bu Yargıtay daire kararını, hukuki değil ama siyasi olduğu yolunda küçümseyip konjonktürel bulan görüşler üzerinde durulabilir. Evet, Türkiye devlet aygıtları ve toplumu, şu dönemde, Avrupa Birliği’nin aralık ayında Türkiye hakkında almayı beklediği, tam üyelik sürecinde müzakerelere
başlanılması kararına büyük bir öncelik vermektedir. Ve bu hemen her fırsatta ortaya konuluyor. Ancak bir mahkeme kararının, demokratik bir çerçeve içinde alınmayıp bazı siyasi telkinlerin etkisi altında bulunduğunu iddia etmek de, en azından o demokrasi ilkeleri bağlamında temellendirilmek zorunda değil midir? Kısaca, bu tür ithamlarda bulunmak bu kadar kolay mıdır? Bunun, en azından nedenleri, kanıtları, iddia sahibi tarafından ortaya konulmak zorunda değil midir?
Böyle bir durumla karşılaşmış değiliz. O halde, ‘Çamur at izi kalır’ yaklaşımı ya da ‘Zaten bu ülkede hiçbir şey düzelmez, nasıl olsa bunun altından da başka şeyler çıkar’ görüşüyle ortalara çıkmadan önce, biraz düşünmek gerekmez mi? Türkiye’de, yıllar yılı, gerçekleşen ve gerçekleşmeyen komplolarla açıklanmış çok olayla karşılaştık. Bu, hem eğitimde, hem siyasette hem de günlük sorunların hallinde sürekli kendini hatırlatır bir düşünme tarzı halini almış durumda. Ancak bu bakışa karşı olanların bile aynı telden çaldığını görmek de, o ölçüde vahim bir durum.
1990′ların ikinci yarısında, DEP’li dört milletvekili hakkında açılan bu dava ve varılan hüküm, medeni bir toplumda adilane bir biçimde yargılanma hakkının açık bir ihlali niteliğindeydi. Başka bir ifadeyle, bu yargılamayı yürüten Devlet Güvenlik Mahkemeleri, savunmanın, iddia karşısında aynı hukuki olanaklara sahip olması gerektiğine ilişkin bu en temel ilkeyi maalesef hiç dikkate almayan duruşmalar sonucunda bir hükme varmışlardı. Sözün kısası, adaleti gerçekleştirmesi beklenen hüküm makamı, Aristo’nun ‘Nikomakean Etiği’ öğretisinden bu yana varlığı tartışma götürmeyen, temel nitelikte bir yargılama etiği ilkesi olan, taraflara (iddia ve savunma) aynı mesafede kalarak yargılamayı yürütme çabasını gösterememişti. Bu nedenledir ki, sorun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde, Türkiye’nin mahkûmiyeti ve yeniden yargılama yapma gereğiyle sonuçlanmıştı, fakat sonuç gene değişmemişti.
Bir yargılamadaki taraflardan birinin ya da bu vakada olduğu gibi, savunmanın devlet aygıtları karşısındaki güçsüzlüğünün hukuken bir ihlal anlamına geldiğini saptamak yerine, bu güçsüzlüğe siyasi bazı anlamlar vererek meşru göstermeye çalışmak, hukukun değil, ama gücün üstünlüğü anlamına gelir.
Şimdi, bu ay başında, Yargıtay’ın DEP’lilere ilişkin daire kararına bu açıdan bakılacak olursa, yapılanın, tamamen bu konuya ilişkin uluslararası insan hakları ilkesine değer verilmesinin bir sonucu olduğu görülür. Kaldı ki, hukuki yükümlülükleri bağlamında, Türkiye devlet aygıtlarının yapması gereken de zaten buydu. Bu gelişmenin, ışık altında tutulması, bu ilkenin ihlali sonucunu doğuracak başka birtakım kararlar karşısında eleştiride bulunma hakkını elbette ortadan kaldırmaz. Ama, demokratik bir toplumda yapılması gereken doğrultuda bir uygulamanın takdirle karşılanması da, Türkiye gibi, demokratikleşme çabalarına işlerlik kazandırılması sürecinde ‘geçiş’ konumunda olan ülkeler bakımından büyük önem taşıyor.
Komplo, kuşku, muhalefet, istihza, mesafe, nasıl açıklanırsa açıklansın, sistemin işleyişine hep uzakta durmak, onu görmemek ve duymamak anlamına gelen bir kişilik yarılması da değildir. Aksi halde, bütün o iyileştirme çabalarının ve geleceğe mal olan bir hayat mücadelesinin anlamı nedir?